özgürlük için
Pardus logosu indir
Bilgisayarınızda Pardus'a geçmek mi istiyorsunuz? İlk Adımlar bölümünde aradığınız tüm cevapları bulacaksınız.
Özgürlükİçin.com, Pardus'un yaygınlığını artırmak ve bilgi paylaşımı için kurulan bir topluluk sitesidir.
İlk Adım
Pardon
Topluluk & Forum
Gezegen
Haberler
Temalar
Oyunlar
Paketler
Nasıl
28 Ocak

Telekomünikasyon Kurumu Tarafından Erişim Sağlayıcılara ve Yer Sağlayıcılara Faaliyet Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikle İlgili Duyuru Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı sitesinde yayınlanmış.

Eğer yanlış anlamadıysam, her hangi bir şekilde internette yayın yapıyor ya da yapılması için ortam sağlıyorsanız, bir yetki belgesi almanız gerekiyormuş. Bu işten para kazanmak ( hosting hizmeti, servis sağlayıcılığı, internet erişim hizmeti v.s. ) için kurulan işletmeler dışında kendi keyfine yayın yapan ( blog tutan, forum açan, resim yayınlayan v.s. ) kişiler de etkileniyormuş. Evinizde, ADSL üzerinden basit bir blog yazılımı bile host ediyorsanız, hele bir de bu blogu arkadaşlarınıza da kullandırıyorsanız, yer sağlayıcı sayılıyor ve yetki belgesi almanız gerekiyormuş. Ofisinizde kullandığınız ve üzerinde örneğin e-posta sunucunuz, basit bir yapılacak listesi uygulamanız bulunan sunucuyu internetten de erişilebilir hale getirdiniz, yer sağlayıcı sayılıyor ve yetki belgesi almanız gerekiyormuş.

Yetki belgesi neye göre nasıl veriliyor henüz bilemiyorum ama umarım ben yanlış anlamışımdır diyorum.

Bu arada şu metne de hala imzamı atıyorum : İnternetine Sahip Çık … İnternet Yaşamdır.

24 Aralık

Ben ekosistemin zeki, zengin ve birbiriyle didişmeyenini severim!

İngilizce Wikipedia’daki Ekosistem maddesinin ilk alt başlığı olan “Ecosystem Dynamics” şöyle bir alıntıyla başlar:

“Introduction of new elements, whether biotic or abiotic, into an ecosystem tend to have a disruptive effect. In some cases, this can lead to ecological collapse or “trophic cascading” and the death of many species belonging to the ecosystem in question.”

Özetle söylemek gerekirse, madde şunu söyler: “Ölü ya da canlı, herhangi bir var oluş döngüsüne (ekosistemi sanırım böyle çevirmek en doğrusu) dışarıdan müdahil olan tüm bileşenler, var olan düzen üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip olma eğilimi taşır. Bazı durumlarda bu etki, bir doğal yıkıma ya da söz konusu ekosistem içinde yaşayan pek çok türün birbiri ardına ölümüne dahi yol açabilir.”

Madem biyolojiden alınmış bir terimi, ekosistemi konuşuyoruz, aynı yolda devam edelim.

“Ekosistem Dinamiği” adını taşıyan bu genel ilke, son derece deterministiktir. Sadece biyoloji için değil, pek çok alanda kullanabileceğimiz bir araç sağlar bize. Özetle şunu söyler bize doğa yasası: Bir varoluş döngüsüne/ekosisteme dışarıdan katılan her türlü yeni üye, varlığını güçlü bir şekilde devam ettirebilmek için eski yapı üzerinde dönüştürücü/yıkıcı hatta yok edici bir etkiye sahip olmalıdır! Bu etki, pek çok türün varlığını yok ederken; benzer nitelik ve çıkarlara sahip türlerin hâkimi olduğu bir yeni ekosistemin doğmasına neden olacaktır.

Buna dair ilginç bir örnek, fi tarihinde Moleschino’da anlattığım eğlenceli öykü olabilir. Burada özetle, şunu anlatmıştım:

Moleschino’ya selam!

1940′ların sonuna doğru Borneo Adası’nda yaşayan Dayak kabilesi, sıtma salgınından muzdaripdir. Dünya Sağlık Örgütü, çözüm olarak Borneo ormanlarının üzerine DDT sıkmayı teklif eder! Amaç, ormandaki sinekleri yok ederek bu hastalıktan kurtulmaktır. Açıkçası, koşullar da buna uygundur. İkinci Dünya Savaşı henüz yeni bitmiştir ve bölgede İngiliz Hava Kuvvetleri’nin elinde artık işe yaramayan yüzlerce bombardıman uçağı ve askerlerini bitten korumak için üretilen on binlerce ton DDT kalmıştır.

Öneri, başlangıçta işe yaramışa benzemektedir… Borneo Adası’ndaki sıtma kökenli ölümler durmuştur. Öyle ki, 1948 yılında tıp alanındaki Nobel ödülü, DDT’nin böcekleri imhasında kullanılmasını öneren Paul Hermann Müller‘e verilir!

Bir süre sonra DDT’nin yan etkileri görülmeye başlar. DDT’den zehirlenerek ölen milyarlarca böcek kertenkeleler tarafından afiyetle yenir. Hayatlarında görmedikleri kadar böceği yemekten ağırlaşan kertenkelelerse sıçanlar için muhteşem bir ziyafet olur. Kertenkeleleri yedikçe semiren, semirdikçe de üremesi hızlanan sıçanlar bir süre sonra tüm adayı istila eder! Artık ortalıkta yiyecek böcek kalmadığı için en kolay hedef olan ekinleri talan eden sıçanlar, yerlileri açlığın ve tifo gibi sayısız bulaşıcı hastalığın şefkatli kollarına itmiştir…

Tek bulunan çözüm, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin bugün hatırlamak bile istemeyeceği türden bir “hava indirme harekâtı”dır. “Operation Cat Drop” adı verilen bu harekât ile Borneo ormanlarına 14.000 kedi paraşütle atılır! Normandiya Çıkarması’na katılan İngiliz paraşütçüsü sayısı 8.000 kişiden biraz fazlaydı, “Operation Cat Drop”ta ise kırmızı paraşütlerle adanın üzerine bırakılan 14.000 kedi, Borneo’yu özgürlüğüne kavuşturacaktı…

(..)

Şimdi asıl soruya gelelim: Linux ve özgür yazılım bileşenlerinin “kırmızı paraşütlü kedi etkisi” yaratma gücü var mı, yok mu?

Bu sorunun cevabı, Linux’un Türkiye’de bir geleceğinin olup olmamasıyla doğrudan ilintili. Çünkü ancak bu tür bir dönüştürücü/yıkıcı hatta belki de yok edici bir etkiyle, o üzerine çok konuşulan “Linux Ekosistemi” oluşabilir. Kimsenin pembe hayaller görmesine gerek yok, içinde bulunduğumuz doğa yasasının gerçeği bu!

Evet hepimiz biliyoruz, Linux ve özgür yazılım ürünleri güvenilirdir, koda müdahale hakkı sağlar, ölçeklenebilirdir, sistem kaynaklarını koklayarak kullanır… İyi ama tüm bu özellikler zaten yıllardır vardı! O halde neden Linux’un dünyada ve Türkiye’de beklenen çıkışı yıllardır gerçekleşmiyor?

Ben açıkçası bunun cevabının mevcut dağıtımların günah ve sevaplarından çok, Linux üzerinde çalışacak ve kullanıcısına “katma değer” sağlayacak ticari yazılım bileşenlerinin henüz Linux ortamına inmemesinde aranması gerektiğine inanıyorum. Ortada Ubuntu, Suse, Pardus gibi ilk çıkış iddialarını büyük ölçüde gerçekleştiren ve kullanıcısına “tasarruf” sağlayan pek çok başarılı dağıtım var. Asıl eksiklik, KOBİ’lerin iş süreçlerinde kullanacağı ticari yazılımların “özgür ve lisans ücretsiz” karşılıklarında… İşin bu tarafında, özellikle de Türkiye’de (dünyada bu tablo hızla değişiyor), yıllardır satmakta oldukları ticari paketleri özgür ve ücretsiz sunmaya cesaret edecek “babayiğitler” henüz ortada görünmüyor. Bu yüzden de keyifsiz ve bir diğerinin pastasından dilim kapmaya odaklı, eskilerin deyimiyle “tırnakçı” bir IT pazarı içinde yıllardır debeleniyor yerli oyuncular…

Evet, özellikle ücretsiz diyorum, çünkü GPL’in ve Linux’un “kırmızı paraşütlü kedi” etkisi, lisans bedeli yüksek ve piyasada kendine yer edinmiş ticari uygulamaların özgür ve lisans ücretsiz muadillerinin pazara inmesiyle yaşanacak. Burada hemen bir ek yapayım, burada “vurgu” yazılımların lisans ücretsiz; ama kurulum, destek, eğitim ve ek modül yazımı gibi hizmet süreçlerininse, iş/çözüm ortaklarıyla birlikte elbette uygun “bedeli karşılığı” yapılmasınadır…

Düşünsenize, 5 kullanıcılı lisans için binlerce dolar talep eden “ismi lazım değil” firmamızın nic’olur hali, şöyle eli yüzü düzgün ve saçmalamayan “özgür ve ücretsiz” bir ticari otomasyon/genel muhasebe paketi yazılsa? Ya da otel otomasyonu yazılımı sektörüne bakalım. Yıllardır beş büyük oyuncunun aralarına kimseyi sokmadığı, kapalı devre büyüyen ve kâr marjının muhteşem olduğu bir pazardır. BugHotel gibi başarısız girişimleri saymazsak, burada da özgür yazılım camiasından ciddi bir oyuncu yok. İşte bu noktada özgür ve lisans ücretsiz yazılımlar mevcut pazar üzerinde dönüştürücü/yıkıcı ve hatta yok edici bir etki yaratarak, kuralları ve oyuncuları farklı bir ekosistemi oluşturabilirler!

Burada ben açıkçası; kaybedecek çok da şeyi olmayan, iş zekâsına ve çözümlerini pazara doğru anlatma becerisine sahip, genç ve belli bir direnme gücünü taşıyan Linux firma/girişimcilerine şans tanıyorum.

Her neyse, enseyi karartmayıp güzel şeylerden konuşalım biraz… Türkiye özgür yazılım camiasından uzun süredir beklediğimiz türden haberler yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Yukarıda anlattığım türde süreçlere soyunan ve risk alan genç özgür yazılım firmaları, ilginç işlere imza atıyorlar. Örneğin pek çoğunuzun tanıdığı Hakan Uygun ve Uygun Teknoloji… Uygun Teknoloji, AGPL lisanslı “özgür ve ücretsiz” ticari otomasyon ve önmuhasebe yazılımı Tekir’in 1.0 sürümünü duyurmaya hazırlanıyor. Tekir, PCNet dergisinin önümüzdeki ocak sayısında, özel bir kurulum CD’siyle birlikte dağıtılıyor olacak :)…

Tekir, PCNet Ocak sayısıyla beraber!

Önümüzdeki günlerde Tekir’e dair pek çok haber ve röportajı nasıl olsa sağda solda okuyacaksınız. Asıl güzel haberleri gelecek haftalara saklayalım :)…

.

Not 1: Bir sürü yazı ve anlatılacak hikâye birikti. Burada ve Moleschino’da anlatacağım hepsini :)

9 Kasım
5 Kasım

Çağlar blog mu tutuyorsun, wikiquote klonu mu yazıyorsun belli değil diye söylenedursun, yeni alıntımız hazır :

Geçenlerde son derece güzel bir günde, sakin bir kafede içeceklerimizi yudumlarken -hangi akla hizmetse - python ve map-lambda kullanımını konuşmaya başladık… Laf lafı açtı, sonunda Gürer uzun uzun kodu ne kadar anlaşılmaz kılsa da map-lambda kullanımının işe yaradığını, hepimizin yeri gelince kullandığını anlatıp konuyu kendi yöntemiyle bağladı :

Her kadın sakız çiğner, tadını çingene kızı çıkarır…

Adı geçen Çingene kızı‘nın gerçek kimliğini tahmin etmek ise Uludağ depolarını takip edenler için hiç de zor değil :-)

28 Ekim

beeennn sçok güsseeelllll oldum eeeeeeeekiiinnnnnnn… - Çağlar, 28.10.2007 - 00:42, İstiklal caddesi - İstanbul..

15 Ekim

Bayram tatilini fırsat bilip, 3 günlüğüne, yurdumun nadide köşelerinden birini daha gezmeye gittik. Kaz Dağları, Ayvalık, Altınoluk, Bergama, Asos ve civarını tabii ki bu kadar kısa sürede gerçekten gezmeye imkan yok. Ama bir sonraki gelişimizde nerelere gitmek lazım hiç olmazsa onu öğrendik :)

Bu nadide köşeleri gezebilmek için yaşatmak da lazım. Kaz Dağları milli park ama maden yasası nedeniyle istenildiği gibi kazı çalışması yapılabiliyor ve siyanürle işlemek üzere altın aranıyor. Yöre halkının da dediği gibi : “Kaz Dağlarında hayat Altından değerlidir”.


Bu, uzunca bir süre için son geziydi. Artık Ocaktan önce başka gezi yok…

8 Ekim

6 yaşımda ilkokula başladım. O zamandan beri 1-2 yıllık kısa aralar hariç hep öğrenciyim. Neresinden baksanız 25 sene. En uzun süredir yaptığım iş. Ama sanmayınız ki bu kadar yıl öğrencilik yapıp akademik kariyer yaptım. Hala lise mezunuyum ve fakat 40 yaşımdan önce üniversite mezunu olma kararındayım.

Bahsi geçen 25 seneye daha da seneler katmak için az önce Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi İşletme Bölümü’ne kaydımı yaptırdım ( tekrardan :) ).

6 Eylül


29 Ağustos - 1 Eylül arasında Doğa Derneği ve Atlas Dergisi’nin ortaklaşa düzenlediği Hasan Keyfe Sadakat Treni 2′nin yolcusuyduk.

Bu tren ve hedeflediği şeyler konusunda daha detaylı bir şeyler yazacağım. Şimdilik Gümüş Tozu‘ndaki fotoğraflara bakabilirsiniz…

1 Eylül

Ve bir yaş daha geride kalır.. Yeni bir perdenin ilk gününe başlanır. Doğum günün kutlu olsun Ümran, nice mutlu yıllara!

22 Ağustos

Blog iyiden iyiye gezi bloguna dönmüşken devam edeyim. İstanbul’lu Penguenler olarak bir türlü gitmeyi başaramadığımız bir piknik vardı. Bu hafta sonu sorunun bende değil gitmeye çalışan ekipte olduğu ortaya çıktı; başka bir ekiple birlikte pikniğe gittim :)

Fotoğrafta da görüldüğü gibi cumartesi günü Polonezköy’de keyifli bir hafta sonu geçirdik.

Evet sevgili okur, gezmelerimiz devam edecek. Örneğin 29 Ağustos günü Hasankeyf’e Sadakat Treni‘ne biniyoruz. Herkesi bekleriz.

13 Ağustos

Dün akşam, can sıkıntısı ile kütüphanemin önünde dikilmiş, tekrar tekrar geri dönülüp bakılması gereken bir kitap olan “Yüzüklerin Efendisi” kitabını elime almış öyle rastgele sayfa açıp bakıyordum. Doğal olarak bir süre sonra oturup ilk sayfadan itibaren tekrar okumaya başladım. İlk sayfa çevirmenin notu, önsöz v.s. okurken zamanında “Cumhurbaşkanı adayımız Gandalf” şeklinde bir slogan olduğunu (tekrar) öğrendim…

Hayat tesadüflerle dolu değil mi? :)

4 Ağustos

Günün şarkısı jay jay johanson‘dan geliyor - tüm seven ve sevilenler için :-P

22 Temmuz

Hüzün, bir insanlık durumudur. Varoluşun rengidir. Düşünmek ve anlamaktır. Düşünerek anlamaktır. İnsanın, insan olduğunu algılamasıdır. Başkaldırmakla razı olmak arasındaki ince çizgidir. Baba ocağından ayrılan gelinin gözyaşıdır hüzün… Evinden ayrılmanın burukluğu, yeni bir ocak kurmanın, çoğalma ve çoğaltma arzusunun döktüğü gözyaşı…

Aslında, sırf yukarıdaki başlığın* çekiciliğine takılıp gitmiştim A. Selim Tuncer’in diyalog‘una, ama meram farklıymış meğer… Kalemine sağlık Selim Tuncer.

İyi pazarlar…

* Hilmi Yavuz..

16 Temmuz

Dil yaşan ve kendi kendine gelişen bir şey kabul ediyorum. Zamanla kendi içine yeni kelimeler alacak, türetecek, kullanım biçimi değişecektir. Ama zaman zaman düşünüyorum : Acaba ben mi çok yaşlandım? Benim kullandığım dil mi çok değişti? Artık gençler gözlük takmak yerine giyiyor olabilir mi?

Bir okur olarak kendimi doğru değerlendiremiyorum ama iyi bir okur olduğumu zannetmiyorum. Bir çok şeyde olduğu gibi okuduklarımda da belli takıntılarım var. Bilim kurgu ve fantastik kurgu, okumaktan ( hatta izlemekten - film, anime, çizgi-roman v.s. ), pek bir hoşlandığım iki kurgu türüdür. Bu türün ne yazık ki Türkçe çevirileri genellikle oldukça kötü olmakta fakat derdim bu türü eleştirmek değil.

Genel olarak ülkemizde çeviriler bir şekilde özensizleşti. Bir çevirinin bir dilden başka dile değil bir kültürden başka bir kültüre olması gerektiği artık pek umursanmıyor.

Örneğin bir kitapta National Geographic Magazine’i Ulusal Coğrafya Dergisi diye çevirmeye özen gösteren bir çevirmen, gezegen yerine planet kelimesini kullanabiliyor.

Her karşılaştığımda ( ki bu sıralar çok karşılaşıyorum ) homurdadığım bir başka örnek ise “Amerikan Sivil Savaşı” terimi. Türkçe’de savaşın soğuk olanı var ama sivil olanı yoktur. Hangi internet sözlüğüne1 “civil war” yazarsanız size karşılık olarak “iç savaş” getirecektir.

Çözüm var mı? Yoksa “faylları opın etmeden rikortları sörçemezsin” şeklinde bir jargonla konuşan iş kolunda çalışan biri olarak acaba hiç konuşmasam ( yazmasam ) daha mı iyi?

Notlar :
1- Tembeliz ya o yüzden İnternet sözlüğü.
2- Verilen örnekler ne yazık ki bilim kurgu ya da fantastik kurgu kitaplardan değildir.

12 Temmuz
9 Temmuz

Quote of the day night : “eww, I felt insulted - he didn’t even ask me for my [phone] number”.

8 Temmuz

today’s fortune cookie reads “a pleasant surprise is in store for you”.. yay !

18 Haziran

Merhaba! PC World dergisinde bu aydan itibaren açılan “10 Kaplan gücünde” sayfalarındaki ilk yazımda “tembellik hakkı”mı kullanayım dedim. Eminim derginin sıkı elemanlarından Daron Dedeoğlu, “Hem yazıyı geciktirdin hem de bunu ballandıra ballandıra anlatıyorsun, ne pis bir herifmişsin!” diyecektir ama siz boşverin onu :)…

Paul Lafargue

Aslında “tembellik hakkı” deyip de geçmemek lazım. “Tembellik hakkı” bazı Avrupa devletlerinin iş ve çalışma kanunlarına kadar girmiş olan, son derece ciddi politik mücadelelerin sonunda elde edilmiş toplumsal kazanımlardan biri.

“Olur mu öyle saçma şey?” demeyin. “Tembellik hakkı”, Fransız sosyalizminin önemli düşünürlerinden Paul Lafargue’ın (kendisi Karl Marx‘ın da damadıdır) 1883′te aynı adla yazdığı kitabında ortaya attığı, anarko-sendikalist hareketin sonradan kalkış noktalarından biri olacak bir kavramdır. Paul Lafargue abimiz özetle şunu der: “Kapitalizmin kâr ve ilerleme hırsı insanı köleleştirir ve kendisine yabancılaştırır. Peki, yaşamlarını çalışmakla geçiren insanların, bu çalışmalarının ne kadarı kendileri için? Pek azı! O halde yaşasın tembellik!”

Karl Marx’ın Das Kapital’inden sonra sosyalist literatürün en çok baskısı yapılan kitabı olan “Tembellik Hakkı”nda son derece iddialı öngörüler de vardır: Paul Lafargue’a göre, tembellik sadece bir edilgen miskinlik kaynağı değil; çoğu zaman eğlencenin, zekânın ve yaratıcılığın da en büyük kaynağıdır!

Tıpkı yazdığı ilk kitaba “Just for Fun” yani “Sadece Eğlenmek İçin” adını veren Linus Torvalds’ın da söylediği gibi… Biz Linux geliştiricileri bu işi öncelikle eğlenmek için yapıyoruz. Son derece eğlenceli, keyifli, esprili ve paylaşıma dayanan bir dünyamız var.

(…)

Biz Linux kullanıcıları da eğlenceli adamlarızdır, aklımız her türlü fesada ve tembellik fırsatına iyi çalışır. Mesela üç Pardus geliştiricisinin (Görkem Çetin, Gürer Özen ve ben) bu aralar üzerinde çalıştığı “eğlence modeli” üzerinden gidelim. Hem bu örnek üzerinden Linux ile Microsoft arasındaki farkları anlatan birkaç da “sosyal meşaz” vermiş olalım.

İlerleyen yaşına ve önlerinde duran göbeklerine bakmayan bu üçlü, yelken sevdasına düştü. Biraz da şansın yardımıyla, İstanbul’un bir sanayi mahallesinde, bir duvara dayanmış halde, olimpik sınıf bir 470 tekne kabuğu bulduk ve onu donatmaya başladık.

470 dediğimiz “Pardus teknesi”; olimpik sınıf, sadece 120 kilo, her yaştan insanın kullanabileceği, son derece hızlı bir tekne. Spinakker’ı ile birlikte 25 metrekare yelken alanına sahip ve sıkı bir rüzgârda anlık 20-22 knot (deniz mili) hızları yakalayabileceğiniz, tam bir canavar! Tıpkı Linux mantığındaki gibi maliyeti de son derece düşük oldu bizim için, sanırım işin sonunda tüm tekne ve donanım için üç arkadaş toplam 2.000 YTL kadar (şaka değil!) bir para harcamış olacağız…

Dunya kupasından bir goruntu

Sadece biz değiliz yelken sporu ile ilgilenen. Microsoft’un da bir yelken takımı var! Hemen sistem kaynaklarını pardon, teknelerinin özelliklerini söyleyeyim: Microsoft teknesi 12 metrenin üzerinde (Disc space), en az 5 tonluk ağırlığa (Recommended RAM), yarışına göre 8 ila 12 kişinin kullanmak zorunda olduğu (user friendly), 8-9 knot hızı aşamayan (Blue screen of death/mavi ekran) bir peynir gemisi…

Teknelerinin ismiyle de pek bir müsemmadır kendileri: “Eshquia“… :)

Üstüne üstlük hiç eğlenceli değil! Microsoftçular ne trapeze kalkabiliyorlar (hani yüksek hızlarda teknenin yanından sarkma işlemi var ya, işte o…) ne de hız görüyorlar.

Üzülmemek elde değil. Hani diyoruz, bu yazın sonuna doğru birkaç yarışta Microsoft teknesinin yanından hızla geçsek de, dünya gözüyle bir yakından görsek şu “sistem kaynaklarını” diyoruz :)… Üstüne üstlük “sahip olma maliyetleri” de (Total Cost of Ownership, TCO) çok yüksek! En az birkaç yüz bin dolar! Şimdi Microsoft’cular IDC gibi bir kuruma rapor hazırlatıp, teknelerinin bizimkinden 10 kat ucuza mal olduğunu iddia ederler! Buna benzer “Zihni Sinir” hesaplamalarını son dönemlerde sık sık yapıp, gazetelere tam sayfa ilan veriyorlar, “yersen” misali…

Şimdi bu yazıya bakıp bakıp, “Ne biçim yazı olmuş bu!” diyenler olabilir. Ne münasebet! Burada “iki rakip platformu” karşılaştırdık, hem de gerçek hayattan örnekler, gerçek maliyetleri vererek…

Bizim taraftaki maliyet bu. Peki, bilgisayarını Microsoft işletim sistemiyle, antivirüsü ve Office paketiyle satın alan milyonların ödediği maliyet?

Biz işin eğlencesindeyiz. Siz asıl oradan haber verin!

[ratings]

(…)

Not: Bu yazının daha uzun halini, PC World dergisinin haziran sayısında okuyabilirsiniz. Her ay orada eğlenceli bir şeyler yazıyorum :)…

470 fotoğrafı: Euronautica

Son kez bundan 10 küsür yıl önce üniversite için 6. kez sınava girerken, “bu son bir daha olmayacak” demiştim kendime. O sene kazandığım İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölümü öğrencisi olarak 7 yıl okuyup bitiremedim. Geçen sene aftan yararlanıp okula geri döndüm fakat gün içerisinde okula zaman ayıramadığım için okulu bitiremeyeceğimi üzüntüyle fark ettim.

Ama yukarıdaki bu kadar şeyin ardından dün ( 17 Haziran 2007 Pazar ) tekrar sınava girdim. 40 yaşımdan önce üniversite mezunu olmak istiyorum ve bunu da ancak Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nde gerçekleştirebilirim. Yani sınava giren en rahat adaylardan biriydim. Soruların sadece yarısını yapmam yetiyordu. Ayrıca yapacağım küçük bir hata ile ( şık kaydırma mesela ) geleceğimin bir anda kararması gibi bir riskim yoktu. Tabii bir de o kadar yılın tecrübesi var :)

İşte böyle. Sanırım seneye tekrar öğrenci olacağım. İstanbul Üniversitesi’nden kaydımın silindiği 3 yıl hariç 6 yaşımdan bu yana öğrenciyim. Sanırım bu kadar uzun sürünce bağımlılık yapıyor. Bu arada normal insanlar 30 yıl öğrencilik yapınca genelde öğretim görevlisi felan oluyorlar ben ise daha üniversiteyi bitiremedim.

Neyse efendim, sınava ilk kez girenlere başarılar diler, sadece gerçekten okumak, yetişmek istedikleri alanda tercihler yapmalarını tavsiye ederim.

17 Haziran

Evet, 9:30′da başladı. Annesinin, babasının omzunda ağlayanlar, strese girenler, psikolojisi bozulanlar.. Herkese sabır diliyorum. 4 sene çalışıp 3 saatte geleceğini belirlemek çok güç olsa gerek, girilmeden bilinmiyor. Her ne kadar bu sistemin ne derece sağlıklı bir ölçüm yaptığını anlamasam ve lanet etsem de ben de 2 sene sonra giriyorum/girmek zorundayım. Öğrencileri bu sınav’a korkmatan girmeleri için motive edebilecek bir yorumunuz varsa lütfen girmekten çekinmeyin, belki bizim göremediğimiz çok güzel yanları olabilir.

Bu arada Grup Deli’ye karşı bir kez daha sempati oluştu bende, nedense :)