EclipsIST 2008 29-30 Nisan 2008 tarihlerinde İTÜ Maslak Kampüsünde. Detaylı bilgi ve kayıt için EclipsIST sitesini ziyaret ediniz…
Yıldız Teknik Üniversitesi Bilişim Kulübü bünyesinde yer alan YTÜ Linux Grubu, 19 Nisan 2008 Cumartesi günü Açık Kaynak Kodu Günü düzenliyor.
Bu etkinlik çerçevesinde “Ticari Yazılım Firmalarının Açık Kaynak Koduna Karşı Tutumları” konulu bir söyleşimiz olacak.
YTÜ Linux grubuna davetlerinden dolayı bir kez daha teşekkür ederim…
Uygun Teknoloji, Java EE teknolojileri ile geliştirmekte olduğu özgür yazılım ürünlerinde birlikte çalışacak takım arkadaşları arıyor.
İlgilenenlerin CV’lerini bilgi [at] uygunteknoloji.com adresine göndermeleri rica olunur…
Sun‘ın MySQL‘i satın almasının gürültüsü arasında bir şekilde gözümden kaçmış; Sun, VirtualBox‘ın üreticisi Innotek‘i de satın almış.
Bilmeyenler için VirtualBox, VMWare benzeri bir x86 sanal makine uygulaması olup, GNU GPL ile yayınlanmakta. Pardus için pisi paketleri depoda olup, üzerinde Linux, Windows, Solaris v.b. kurup kullanabiliyorsunuz…
Microsoft’un yeni ofis doküman formatını ISO standartı haline getirmek istediğini ve bir çok kişinin de buna karşı olduğunu, karşı oluş nedenlerinin de oldukça teknik olduğunu daha önce de söylemiş ve imza kampanyasına çağırmıştım…
Şimdi de ilgili standart başvurusu için Türkiye adına karar verecek olan Türk Standartları Enstitüsü (TSE)’nün “Hayır” demesi için Özgürlük İçin‘de bir imza kampanyası başlatılmış durumda.
Sizde katılın ve Türkiye’nin oyunun özgürlükten yana olması için girişimde bulunun.
Tekir Ticari Otomasyon 1.1, PC Magazine dergisi Şubat sayısı ile birlikte yayınlandı.
Emeği geçen, katkı sağlayan herkese, özellikle de dergi içindeki tanıtım yazısını yazan Akın’a çok teşekkür ederiz.
AGPL ile yayınlanan Tekir için daha fazla bilgi ve kaynak kodları için www.tekir.com.tr adresine bakabilirsiniz.
Bir süre önce FSF’ye üye olmuştum. Az önce hiç beklemediğim bir paket geldi. İçinden bir sürü çıkartma, bülten, CD felan yanında üyelik kartı olarak mini-cd üzerinde çalışan gnu/linux dağıtımı da çıktı. Sevindim
Siz de üye olmak isterseniz hemen aşağıda
Bayram tatilini fırsat bilip, 3 günlüğüne, yurdumun nadide köşelerinden birini daha gezmeye gittik. Kaz Dağları, Ayvalık, Altınoluk, Bergama, Asos ve civarını tabii ki bu kadar kısa sürede gerçekten gezmeye imkan yok. Ama bir sonraki gelişimizde nerelere gitmek lazım hiç olmazsa onu öğrendik
Bu nadide köşeleri gezebilmek için yaşatmak da lazım. Kaz Dağları milli park ama maden yasası nedeniyle istenildiği gibi kazı çalışması yapılabiliyor ve siyanürle işlemek üzere altın aranıyor. Yöre halkının da dediği gibi : “Kaz Dağlarında hayat Altından değerlidir”.
Bu, uzunca bir süre için son geziydi. Artık Ocaktan önce başka gezi yok…
29 Ağustos - 1 Eylül arasında Doğa Derneği ve Atlas Dergisi’nin ortaklaşa düzenlediği Hasan Keyfe Sadakat Treni 2′nin yolcusuyduk.
Bu tren ve hedeflediği şeyler konusunda daha detaylı bir şeyler yazacağım. Şimdilik Gümüş Tozu‘ndaki fotoğraflara bakabilirsiniz…
Blog iyiden iyiye gezi bloguna dönmüşken devam edeyim. İstanbul’lu Penguenler olarak bir türlü gitmeyi başaramadığımız bir piknik vardı. Bu hafta sonu sorunun bende değil gitmeye çalışan ekipte olduğu ortaya çıktı; başka bir ekiple birlikte pikniğe gittim

Fotoğrafta da görüldüğü gibi cumartesi günü Polonezköy’de keyifli bir hafta sonu geçirdik.
Evet sevgili okur, gezmelerimiz devam edecek. Örneğin 29 Ağustos günü Hasankeyf’e Sadakat Treni‘ne biniyoruz. Herkesi bekleriz.
Hafta sonu Trakya gezisini bir beden büyüterek gerçekleştirdik. Bir günümüz daha olsaydı tam süper olacak olan gezimiz aşağıdaki haritada da görüleceği üzere Çatalca, Saray, Vize, Demirköy, Dupsina Mağarası, Üsküp, Kırklareli, Edirne, İstanbul hattında gerçekleşti. Yeşil gidiş hattımızı fuşya’da dönüş hattımızı göstermektedir.

Cumartesi sabah saat 8:00 sularında çıktığımız yolculuğumuz 620 KM ardından pazar akşamı 18:30 gibi sonlandı.
Yola çıkmadan önce tam olarak nereye nasıl gideceğimize karar vermemiştik. Aklımızda Dupsina Mağrasına ve İğne Adaya doğru gitmek vardı ama birazda durumu bakarak karar verecektik. Kırklareli civarında konaklamayı düşünüyorduk. Kendimizi garantiye almak için çadırı da yüklendik ama mümkünse bir otel ya da pansiyonda kalmak niyetindeydik.

Saray, Vize yolu gene büyük bir keyifle geçti. Motor kullanmak için ( düşük cc’li motor
) şahane bir yol. Vizeden sonra Demirköy’e saptık. Çok keyifli olabilecek bir yola mıcır döktükleri için bayağı bir zorlandık. Halbuki, orman içinde geniş hafif virajlı şahane bir yoldu. İgne Adaya gitmekten vaz geçtik ama benzin durumumuz pek parlak olmadığından Demirköy’e kadar gittik.
Demirköy’den Dupsina Mağarası’na gitmek üzere tabelaları takip ederek 30 KM sonra mağaraya vardık. Mağara hakkında okuduğumuz kadarıyla Trakya’nın 2. en uzun mağarasıymış. Bende bugüne kadar gezdiğim en büyük mağara hissini uyandırdı ama öznel bir durum sanırım
Ardından daha önce hakkında okumuş olduğumuz gözlemeciyi arayıp bulduk. Tamam çok aramadık
. Gözleme, ayran, çay ve tekrardan yol.

Saat 5 gibi Kırklareli’ne vardık. Yol pek bir keyifliydi ama yorulmuşuz da… Şehir içinde ben çevreye bakınıp kime sorsam derken bir servis otobüsü şöförü benim şaşkın halimi görüp imdadıma yetişti. Bize tavsiye ettiği oteli bulduk ve yerleştik. Ardından kopan telsiz mikrofonunu tamir ettirebilme umuduyla çarşıya gittik. Neredeyse Kırklareli’nin tüm elektronikçilerini dolaştık ama kabloyu tamir ettirmek mümkün olmadı.
Ertesi gün sabah erkenden yola çıkıp Edirne’ye gittik. Bir saat civarında süren yolculuğumuzun ardından arkadaşlarla buluşup, günün ikinci kahvaltısına Avcı Köşkünde başladık. Geri dönüş zamanı gelmişti.
Geldiğimiz yoldan mı yoksa TEM’den mi diye düşünürken daha kısa sürede döneceğimiz için TEM yolunu seçtik. 10 küsür saatte vardığımız Edirne’den, geriye TEM üzerinden geldiğimiz için 3.5 saate döndük. Dönüş yolundan aldığımız keyif harcadığımız saatle doğru orantılı. Edirne İstanbul arasında TEM otoyolunda 150 cc’lik bir motor ile yolculuk hiçte keyifli olmuyor. Bir müddet sonra sıkılıp, yorulmaya başlıyorsunuz…
Şimdi sırada Saroz Körfezi, Gelibolu ve Gökçeada var.
Aslında motorlarla gezmek için öyle çok da uzaklaşmaya gerek yokmuş, İstanbul’un içinde kocaman bir orman varmış ![]()

Belgrad Ormanı piknik için İstanbul’un en tercih edilen alanı galiba. Yıllarca çeşitli etkinliklerle piknik için gittiğimiz bu yeri Bahçeköy girişindeki piknik alanından ibaret sanan ben pek bir yanılıyormuşum. Arka taraflarda yürüyerek, bisikletle ya da uygun bir motor gidilebilecek yollar, yerler varmış. ( Araba ve koşullar için uygun olmayan motorlara yazıktır o yollara sokmayın
) Enduro’cu abiler zaten oralarda geziyorlar. Sanırım bize ve motorlarımıza bakıp gülmeseler de gülümsüyorlardır… Durumumuzu sanırım şuradaki ilk fotoğraf en iyi anlatıyor
Bu sıcaklarda daha uzaklar gitme fırsatını bulamıyorsanız kesinlikle kaçırmayın derim. Hatta yanınıza mayonuzu alıp, Kilyos, Gümüşdere ya da o civarda canınızın çektiği herhangi bir koyda denize de girebilirsiniz…
Biliyorsunuz geçen sene Barış’ın yaptığı motor yolculuğu karşısında hasedimden çatır çatır çatlamıştım. Daha o seferin etkisini üzerimizden yeni yeni atmaya başlamışken ( ufak ufak motorla gezmeye başladık ya hemen kendini bişi sanıyo insan
) Barış yeni bir yolculuk bombası daha patlattı.

Üstelik bir de bunları Fotoğraflı Gez Rehberi isimli bir sitede bir araya toplamaya karar vermiş. Bakınız ve yolculuk düşlerine dalınız…
Hafta sonu küçük bir topluluk olarak Kıyıköy yolculuğu yaptık. Tabii ki hedef gene varılacak yer değil, yolun kendisiydi. Ama vardığımız yerden de kesinlikle memnun kaldık. Deniz, kum, güneş, dere, yemek, rüzgar daha ne isteyeyim…
Çatalca - Saray - Kıyıköy - Vize arasındaki yolun özellikle motor yolculuğu için şahane bir yol olduğunu belirteyim. En kısa zamanda tekrarlamak niyetindeyiz.
Motorlar ile yolculuk yapmanın tek kötü yanı elleriniz meşgul olduğu için manzara fotoğrafları çekemiyorsunuz ama karşılık olarak yolun sadece sarsıntısını ve görüntüsünü değil rüzgarı ve doğanın kokusunu da alıyorsunuz.
Not : Bu arada blog adını “hakan.uygun.geziyor” diye değiştirsem mi acaba
Dün, bir arkadaşımın bilgisayarının çökmesi üzerine, Windows’u baştan kurmaya karar verdik. Kendisi, daha önce ısrarlarım neticesinde Pardus’u denemiş, Amarok sağ olsun bayağı sevmiş, ama müzik kayıtları yaptığı için ihtiyaç duyduğu ve alıştığı uygulamalara Linux ortamında ulaşamadığı için Windows’a geri dönmüştü.
Dün Windows XP’yi kurduktan sonra, masaüstüne ilk girişinde “Windows kritik bir hatadan kurtarıldı” ve “explorer hata raporu gönderimi” hatalarıyla karşılaştık. Şaşırmamıştım, çünkü benzerlerini daha önce bir kez daha yaşamıştım. Ama asıl sorulması gereken, bu noktaya nasıl geldi?
Arkadaşımın bilgisayarı, internete henüz geçtiğimiz gün bağlanabildi. Çok de önemli olmayan bir sebepten ötürü Emniyet Genel Müdürlüğü internet sitesine girilmesiyle başladı. Ekranda komut satırı (Ms-dos penceresi) açıldı, bir şeyler kurdu ve o an bilgisayar kapandı. Bir daha açılması zahmetli oldu. Artık o bilgisayar zararlıların işgali altındaydı. Arkadaşım sebebini bilmiyordu.
Her Windows kullanan arkadaşıma, eğer Windows kullanmaya devam edeceklerse tavsiye ettiğim üç yazılım AVG, AdAware ve Register Mechanics oluyor. Ancak, bilgisayarına el attığım tüm arkadaşlarım bilir ki, ben Windows kullanmam ve uzun süre Windows kullanmayınca da doğal olarak unutuyorum. Evimdeki bilgisayarda bir dakikada çözebildiğim sorunları, arkadaşımda bir kaç dakikada ancak çözebiliyordum.
Örneğin, bir uygulama kilitlendiğinde onu yok edemiyorum. “Windows Görev Yöneticisi” denen pencere kilitlendiğinde, onu sonlandıramıyorduk. Masaüstündeki simgeler kaybolunca, tekrardan “Windows Görev Yöneticisi“nden explorer.exe’yi yok edip, yeni görev olarak gene explorer.exe’yi seçiyorduk. Başlat çubuğuna tıklayamayınca, ALT+F2 tuş kombinasyonuyla Linux’ta olduğu “Komut Çalıştır” penceresi gelmiyor, CTRL+R tuş kombinasyonuyla Windows 98′de açılan “Çalıştır” penceresi nedendir Windows XP’de gelmiyordu. Windows oturumu her açıldığında kendiliğinden açılan Windows Live Messenger’ı kapatabilmek için Denetim Masası değil, “Çalıştır” penceresinden “msconfig” yazarak ilgili ayrı bir menüden ayarlayabiliyorduk. Yüklenen en ufak sürücünün sorunsuz çalışması için, her bir sürücünün kurulumu ardından bilgisayarı bir daha baştan başlatıyorduk. Daha donanım sürücülerinin kurulumunun ardından, keyfi amaçlı uygulamaları (mesela Winamp, Lastfm ve oyunları) sisteme kuramadan, bilgisayarın ağırlaştığını hissediyorduk.
Birkaç saat dahi olsa, Windows ile karşılaşmam benim için oldukça yorucu oldu. Evime dönüp, Pardus kurulu bilgisayarımı açınca, gerçekten rahatlamıştım.
Bu yaşadıklarımı aynen de yazma ihtiyacı hissettim. Beni, vaktiyle Linux ile tanıştıran Kaan ve Ayla’ya, “abi ya, sen Fedora kullanıyorsun, bak üç gün önce Pardus çıkmış, bir de onu dene” diyen Mertcan’a teşekkürlerimi sunarım.
Gerek çevremdeki Windows kullanan, bilgisayarla haşır-neşir olan arkadaşlarım benim Linux hayranlığımdan, gerekse yazımı Özgürlük İçin Gezegeni’nden okuyacak olan Linux camiası da konunun içeriğinden ve birazcık da başlıktan ötürü bana tepki gösterebilirler. Ama dün son bir kez daha bazı şeyleri rahatlıkla fark edebildim.
Dün bilgisayarına Windows kurduğumuz arkadaşım başta olmak üzere bir çok kullanıcı Linux’a başlarda soğuk bakabilir, biraz kurcaladığında sevinebilir ve arkadaşım gibi kimi sorunlar yaşadığında hemen Windows’a dönebilirler. Ancak, kimileri de benim gibi sorunun çözümlerini arayabilir ve Linux’a hakim olabilir. Kimisi Windows’u daha rahat bulabilir, kimisi de Linux’u.
Ancak, sık sık forumlarda ve kimi günlüklerin yorumlarında gördüğüm kadarıyla, çoğunluk nedendir bir fanatiklik içinde.
Bırakın, karşınızdaki hangi platformda rahatsa, orada yoluna devam etsin ve buna da saygı duymasını bilin. Sizin yapmanız gereken, *her ne kadar ben de vaktiyle sık sık yapmış olsam da* başta Windows olmak üzere Microsoft’un ürünlerini ve hizmetlerini kötülemek değil, onlara karşılık gelen alternatif çözümleri tanıtmak, göstermektir. Son tercih, her zaman kullanıcınındır ve tercihlere her zaman saygı gösterilmelidir.
Tahmin ediyorum ki çevremde Microsoft Windows XP kullanan bir çok arkadaşım lisans sorunuyla [1] karşı karşıya… Kendi adıma konuşayım, ben o uyarı penceresini gördüğümde, bir sonraki sefere bilgisayarımdaki verilere sağlıklı bir biçimde ulaşıp ulaşamayacağım konusunda endişelenirdim. En azından öyle bir korkum yok ;)
Son olarak, söz konusu ekran görüntüsü, benim Windows XP kurduğum bilgisayardan alınmamıştır!
Saygılarımla…
[1] http://egetun.googlepages.com/winxplisans.jpg

Hafta sonu İstanbul’da toplanan penguenleri ekip
Ağva’ya küçük bir kaçamak yaptık. Motorlarımız, çadırımız ve biz iyi bir ekiptik…
Gene yapacağız, herkeslere de tavsiye ederiz.
Sanırım artık kabul etmek gerek, Bozcaada insanda alışkanlık yapıyor. Özellikle yaz aylarının kavuran sıcaklarında püfür püfür esen rüzgarı, buz gibi soğuk sularıyla denizi ve şahane şaraplarıyla haksız da sayılmayız hani.

Genelde adaya otobüsle 3-4 günlüğüne giderdik, hatta son seferinde en az dört günlüğüne gitmeli yoksa çok yorucu oluyor diye yazmışım. Fakat bu sefer bir değişiklik yaptık. Motorlar ile en kısa Bozcaada yolculuğunu gerçekleştirdik. Cuma öğleden sonra yola çıkıp pazar gecesi döndük. Bu sefer hedef, Bozcaada’ya gitmekti, yani adanın kendisi değil gidiş-dönüş yolculuğuydu.

Endurocu abilerimizle ( 2 V-Strom, 1 Transalp, 1 Dragstar ve iki CBF-150 ) birlikte Bozcaada yollarına düştük. 150cc’lik Honda CBF-150′ler için biraz zorlu ve uzun bir yolculuktu























